Friday, 1 July 2011

İSTASYON KAFE

Her yıl aynı gün, kafeye gelip bir bardak su isteyerek bütün bir gün boyunca aynı masada sessizce oturup sonra da kalkıp giden o kadın bugün de ritüelini tamamlamış, suyun parasını ödeyerek küçük ve sarsak adımlarla çıkmıştı kafeden. Her yılın aynı zamanı sessiz bir ağırlık çökerdi kafeye bu kadının gelişiyle...ancak gün bitimine doğru kadının gidişiyle yavaş yavaş kaybolan bir ağırlık.
Masadaki su bardağını alırken, yerde, sandalyenin ayağına yakın küçük bir kağıt gördü Eloisa. Çok yıpranmış, üstündeki daktilo harfleri zar zor seçilen bir telgraftı bu: "Madam Ciel'e, eşiniz Andre Ciel'in Dunkerque hattında savaşırken şehit düştüğünü..."
***
Seni yitirdiğim yerde ve zamanda mıyım yine...yoksa şimdinin içinde tekrar yitirdiğimi seni, kabul etmeye mi çabalıyorum ? Öyleyse karnım neden şiş yine bugün, 17 Kasım sabahı ?
Yakın zamanda işe başlamış olmalı, geçen yıl yoktu...henüz uyanamamış, gözleri mahmur garson kızın getirdiği su bardağının kenarı çatlak. Batsa tenime, kanar mıyım o günkü gibi ? Şu ilaçları almak nasıl da sıkıcı bir parçası oldu günlerimin...bunlar olmadan da oldukça sakinim diye anlatmaya çalıştıkça anlamıyor beyaz gömlekli gardiyanlar. Neyse ki her sabah uyandığımda görmek zorunda değilim artık onları. Bir sigara istesem şu karşı masadaki genç adamdan ?
Nasıl da sıcak gülümsedi. Bir sevgilisi var belli, onu bekliyor, bir sonraki trenle gelecek. Okul yıllarının haylazlığından fırlayıp gelecek bir dostu belki de...kaşlarının arada bir aldığı ciddi ve derin anlam, sır verip ser vermeyen sağlamlıkta bir dost olabileceğini söylüyor, bir yol arkadaşı...hani Lyon'da garsonluk yaptığın üniversite yıllarından bir arkadaşın vardı, Millard...açık kahverengi küçük gözleri her daim parıldayan, uzun başak rengi saçları ve kısa boyuyla sevimli mi sevimli...az mı dalga geçerdin onunla, adının anlamı "kuvvetli" diye. "Lütfen söyler misiniz bay Millard, en son hangi turda birinci olmuştunuz ?" zavallıcık bisiklete binmez olmuştu senin yüzünden..."işte bu adam" derdin "bu adam ömürlük dost..." onun küçük barakasında sakladığı fotoğraflarınıza bakarken.
Çok zor oldu sevgilim, aynı koyu kırmızı ruju bulmak, defalarca bitirdiğim...şapkamın tüyleri eskimiş ve sönmüş olsa da biraz, idare ediyor. O sabah sana sergilemek istediği asil duruşunu terketmiyor...üzerimdeki takım da aynı. İlk tatilimizden dönüşte senin aldığın, başta rengini beğenmediğim hani...sonra gitgide daha çok sevdiğim, gözlerinin gri mavisine benzetip.
Yalnız...ayakkabılarım gitti. Nasıl üzüldüm bilemezsin. İki yıl önce bu sabah, seninle buluşmadan dönerken hep içine koyduğum şu eflatun poşeti alıp gitmiş biri kompartımandan. Konuştuklarımızı rahatça düşünebilmek için yalnız olacağım bir yer bulurum, bilirsin. Belki tuvalete gittiğimde aralarda dolanan bir çocuk, belki de Mons'taki şu ünlü pazara kendi yaptığı şarapları satmaya giden kadınlardan biri aldı, kim bilir...biraz büyük ayaklarımı kibar gösteriyordu onlar, sen de çok severdin. Şimdi, seninle pazar akşamüstleri dolaşmayı sevdiğimiz parkın arkasındaki mahallede rastladığım küçük bir ayakkabıcıdan alınma siyah, hafif topuklu pabuçlar var ayağımda. Parka son gittiğimde ağaçları budamışlardı. Ortadaki küçük havuzun fıskiyeleri de kapalıydı...park hepten öksüz göründü gözüme.
Gözlerim kapanıyor trenin ninnisinde, biraz uyuyalım mı sevgilim ?
***
1940. Mons tren istasyonu. Artık biraz üşümeye başlamış, ellerini karnına doğru çekmiş, kafede oturuyor Vera. Beş aylık hamile. Oğlunun adı Lenard olacak, Andre de isterse tabii. Kaç gündür dağ çileği çekiyor canı, yılın bu mevsimi bulunmaz ki !
Trenin varmasına tahmini olarak on beş-yirmi dakika var. Andre trenden inecek, gözlerini -birini araken hep yaptığı gibi- kısacak, heyecandan sağ dudağının köşesi hafif yukarı kalkarak seçevek Vera'yı.
Beklenenden bir on dakika erken, trenin ilk vagonu göründü. Vera ayağa kalktı, sağ baş parmağını ince ince sızlatan ayakkabılarına baktı, gülümsedi. İstasyona yürüdü.

No comments:

Post a Comment