Wednesday, 6 July 2011

Cambridge Cambridge dedikleri

Burası rüya gibi bir yer. İlk senenin heyecanıyla sıklıkla muhtelif yerlerinde dolaştım bu diyarın. Sonra anladım ki, şu minicik aday adört millet sığmış ama ne dilleri kalmış, ne şehirleri... Kalkına kalkına bîhal olmuşlar her yer birbirinin aynısı olmuş.

Yolu ters diye Cambridge'e hiç gelmemiştim. Ne yalan söyleyeyim, aristokrat geçmişinden dolayı bu gelişte kendisini hiç övmeye niyetim yoktu. Ama güzelliğiyle gönlümü fethetti. Buraya türlü vakitlerde gelen İngilizler'in de tekrar tekrar dipleri düştü. Anaokulundan profesörlüğe Lancaster'lı olan iki hocamın ağzından bi ara "it feels like we are not in England" lafları döküldü. İlk defa İngiltere'ye gelen bir İtalyan "It is unbelievable. I think I am falling in love with England" demeye yeltendi ki burada okmuş ve çalışmakta olan diğer İtalyan arkadaşları her yerin böyle olmadığını demekte geç kalmadılar. Onları bir de Morecambe ve Blackpool'a götürüp zincirlemek vardı. Bak bakalım, bir daha böyle bir şey ağzından çıkar mıydı.



Bir akşam yemeği düzenlendi ve şu çimlerin katedrale yakın kısmına beyaz örtülü masalar kuruldu. Pimm's meyveli cin kokteylleri geldi. Sohbet muhabbet eksikti, varsa da saçmaydı. En çok milletten sıkıldım, kafama göre adam da bulamadım. Sonra resimde sağ arkadaki bir salonda yemeğe geçildi. Yemek bitti kilisenin içine girdik ve 7 kişilik bir 14-18 arası gösteren oğlanlar grubu a capella eserler söylediler. En iri kıyımlılarının soloda mezzo soprano gibi söylecebilmesi bir anlık şaşırma ve gülme yaratacak gibi oldu, ama sonradan alışıldı. Çok aradım ama internette bu gençlere dair bir şey bulamadım. Lakin, çok başarılıydılar. Hayran kaldım. Ara ara dona kaldım. Sanırım bir ara ayaklarımı da hissetmedim. İlk üç parça eski mi eski klasik eserlerdi. Piyasada gördüğümüz çer-çöplerden sonra paha biçilemez geldi. Sanırım ara sıra 6-7 ses bile yaptılar. Arada konukların seviyeleri de hesaba katılarak bir Michael Jackson eseri söylendi. Önceki seslendirilenler yanında tatsız-tuzsuz kaldı. Biste bir Frank Sinatra patlattılar. Biz de mestan, mes'ud ve bahtiyar mekanı terk ettik. İnsan, beş duyusuna belki de olabilecek en yüksek seviyeden estetik zevkle bu kadar kapana kıstırılabilirdi herhalde. Ben de direnmedim. Zira konserin dinlenildiği ortam da şu şekildi:


Dedim ya, insanlar ve muhabbetleri çekilmez derecedeydi. Ama seçtiğim bölüm böyle, suç onlarda değil bende. Ben de arta kalan vakitlerde kendi kendime takıldım. Binaların bahçelerinde dolandım, seyre aldım. Açılış gününde yan flüt, çello ve kemanlı bir üçlü vardı. Çok da iyilerdi. Herkes oraya yeni varmanın getirdiği heyecanla birbirleriyle tanışmanın ve hâl hatır sormanın peşindeyken, çıkan gürültüden müzisyenler çaldıklarını zor duyuyorlardı. Ortamı hiç ırgalamadım, şöyle benden rahatsız olmayacakları ama onları tam karşıdan görebileceğim ve rahat dinleyebileceğim bir yere çektim sandalyemi. Gösterilmeyen saygıya rağmen yüzlerindeki ifadeleri bozulmamış ve icrayı boşlamamış üçlüyü dinledim. Farkında olmadan bu ortamda kendimi herkesten daha özel hissettim, çünkü benden başkası dinlemeyip laklak peşinde oldukları için benim için çaldıklarından başka bir şey düşünemedim.

1 comment:

  1. kendini özel hissetmenin doğal ve samimi yolu: başkalarına özel olduklarını hissettirmek :)

    ReplyDelete