Wednesday, 6 July 2011

Gitmeden özlediklerim-1


Günün en sevdiğim vakti, akşamüstü güneşi güzel. Çeliverdi aklımı, Hacettepe'den çıkışta saldım kendimi Kızılay'a doğru...Önce yurt sokağı, beyaz badanalı duvarlarına rengarenk çiçeklerin asıldığı restore edilmiş eski Ankara evleri, daracık sokağında çocukların oynayıp teyzelerin hala kapı önlerinde dertleştiği...buraya çıktı mı insanın havası değişiverir, insanların çareli çaresiz sızılarıyla uğraştığı ağır hastane havası kaybolur.
Trafikten kaçmak için kurtuluş parkı sonra; burdan ilerleyelim, biraz gölge, biraz serin, biraz insan...yok, fazla düşünceye dalmayalım gereksiz. Nefes alalım şöylee, oh!
Kızılaya gelmeden biraz önce, ufak bir ev yemekleri lokantası çarptı gözüme: "Güldür Ev Yemekleri". Yazın sıcağında bile canı çorba isteyen bi insanım. Öğlenin yarısı bırakılmış yemeğinden sonra bi çorba ne güzel olurdu. Lokantaya girdim, "ne çorbanız var?", malum ezogelin ve dee erişteli yeşil mercimek ! yeşil mercimeği severim bendeniz. Çorbamı söyleyip cadde manzarasına nazır ama biraz da bu manzarayı kapatmak için kenarları ufak çalılarla bezeli bahçedeki masalardan birine kuruldum. Daha gitmeden içimi sızlatan hadise burada başladı: masaya oturmamla biri küçük -tahminen 14-15 yaşlarında- diğeri büyük iki garson orada bitiverdi. Küçüğün elinde ekmek, tuz-biberlik ve su, büyüğün elinde peçetelik, çatal-kaşık...kendine kuş sütü eksikten hallice bir rakı sofrası hazırlatan yörenin önemli kişisi sandım kendimi. Sonra çorbam. İlk yarısını limonsuz, kendi tadıyla, ikinci kısmını biraz limonlayıııp...
Hesabımı ödeyip kalkmıştım ki yıllar önce yine Ankara'da yaşadığım bir çorba olayı ve minnet duygusu geldi aklıma. O yaz arkadaşlarla Van'a gitmiştik, İl Gençlik Spor Müdürlüğü'nün kampıyla. Van gölü kenarına kurulmuş bungalovlarda kalmıştık. Sanem'le benim bungalovumuz sıranın en önünde olduğundan, sabahları gölün sesiyle uyanıyordum. Geceleri de tüm yıldızları seyre sunup dünyanın yusyuvarlak olduğunu bize hissettiren göğün altında oturuyorduk kumsalda...
Van'dan dönüşte, ki maceralı ve herkesin cırcır olduğu bir doğu ekspresi yolculuğuydu, yaklaşık 48 saat süren, Sanem'le ben Ankara'da inmiştik. Cebimizde sade Antalya'ya,eve dönüş parası ve ufak tefek bozukluklar. Karnımız aç. Kızılay'da bir lokantaya oturduk (hala ıslak mendilini saklarım da, nerde kimbilir) menüyü didik didik ediyoruz gözlerimizle. Karar verdik bir çorba söyleyip beraber içeceğiz yavru kuzucuklar gibi. Bize bakan amca, şef garsondu sanırsam, yani öyle bi ağırlığı vardı, çorbayı söyleyince yüzümüze şöyle bi baktı, gülümsedi gitti. Az sonra iki çorba geldi önümüze. Mutlu mutlu bitirdik. Başka isteğiniz var mı, bak söyleyin de dedi ama utandık...çocukluktan beri aldığımız edeple çok sağolun diyerek minnetle baktık adama, kalktık.
Yıllar sonra gelip bu kentte yaşamak varmış.
İşte böyle, daha gitmeden...

2 comments:

  1. of ne güzel anlatmışssın daha gitmeden... insan gitmeyecek olsa belki eli yazmaz bunları; iyi ki gidiyorsun da biz de duyuyoruz senin duyduklarını.

    ReplyDelete
  2. öyle, gitmek düşüncesi birçok imgeyle doldurdu içimi son zamanlarda...

    ReplyDelete