Tuesday, 19 July 2011

Ayrıcalıklı uçmanın dayanılmaz ağırlığı

Ekmekler soğumadan yazsaydım bu yazıyı, sıcağı sıcağına, daha iyi olacaktı ama şimdiye kaldı. Her şey sabahın 3'ünde daha afyonum patlamamışken havaalanına varmamla başladı. Erken gelmiştim, aylak aylak gezinip zaman öldürmeliydim. Kontuarları açık görünce çabucak check-in'i halledip hele bir kendimi öbür tarafa atayım dedim. Sabahın köründe bunca insan nereye gider böyle diye düşünmekten kendimi alamadım, ama saçmaladığımı anlamam uzun sürmedi; "sen nereye gidiyorsan oraya tabii ki" diye çemkirdim kendime. Yine de sanki fazladan bir hareketlilik vardı. Öyle ki havayolu şirketi görevlilerini iş çıkış saati sinirine benzer bir sinir hali sarmıştı. Neyse, benim sinirlenmeye hiç niyetim yoktu, bağrışanların arasından sessizce sıyrılıp check-in masasına varmayı başardım.

Her şey yolunda gidiyor gibiydi, ta ki görevli "siz orada biraz bekleyin" diyene dek. İçimi saçmasapan bir kuşku kapladı. Ya uçamazsam, ya zor bela gününü ayarlayabildiğimiz ilk ciddi iş görüşmeme komik bir aksilik yüzünden yetişemezsem, biletim yanarsa, vs... Dünyanın sonu değildi tabi ama o kadar erken kalkmışım, kalkamayacağım korkusuyla doğrudüzgün uyuyamamışım falan... Neyse bekledim, Fatoş (muş adı) hanım beni yanına çağırdı, şak diye değiştirdi biletimi bana sormadan, "business uçacaksınız" dedi. Pardon? Bir yanlışlık olmasın?? Uçmayı bırak, tamlamanın business kısmı bile yaraşmıyordu sallum sullum kapşonlu hırkama, dizleri çıkmış kotuma. Neyse onlar yakıştırmışlar ya, üstelemedim. Promosyon varmış, talihli müşteri benmişim, yehuuu! Önce garipsediğim bu duruma fikren alışmak pek de zor olmadı. Zaten uykusuzum, muhtemelen sağıma soluma biz insan mahlukundan pek hoşlanmadığı için 3-5 koltuk aralıkla oturan ayrıcalıklılar biner, ben de inene kadar rahaaat bi uyku çekerim. Nerdeee, sol tarafıma sabahın 4'ünde iki dirhem bir çekirdek giyinmiş, kol düğmeleri beni gör beni gör diye haykıran bir business sınıf mensubu oturmaz mı? Nedense ben rahatsız oldum onu rahatsız edeceğim diye, toparladım kendimi. Üzerime lütfettikleri battaniyeyi derli toplu çektim kafama kadar. Toplam 3.5 saatlik yolculukta bir kez bile göz göze gelmemeyi başararak birbirimize mikrop bulaştırmadan tamamladık bu zor sınavı (onun için kolay olmuştur eminim; şaşkaloz öğrenci bendim bu durumda). Uçuş boyunca son gayretiyle gönlümüzü illa ki hoş etmeye çalışan iri kıyım host beyimiz (meğer kendisi sadece bize özel hizmet veriyormuş, perde arkasındaki fakir fukara ile işi yokmuş) bitmek tükenmek bilmeyen gel-gitlerine başladı. Portakal suyu? Kahvaltıda ne alırsınız? Yumurtanızı nasıl istersiniz, bilmem ne muamalesi görmüş yumurta mı, görmemiş olandan mı, yanına meyve mi, çayı şekerli mi, kahveyi sütlü mü,...? Oooof, yiyip uyumak istiyordum sadece, mümkün değilmiş maalesef. Üstelik buranın yabancısıyım da, diğerleri gayet "cool" takılırken, ben hostumuzun her ikramında gözünün içine bakıp teşekkürlerimi sunuyorum. Sonunda gözlerim fal taşı gibi açık halde ettim sabahı.

Kıssadan hisse, ayrıcalıklı olmak zormuş arkadaş, velakin manasızmış da; değil mi ki uçakla Amsterdam Havaalanı arasındaki o kısacık mesafeyi kol düğmeleriyle beraber yürüdük, peeh :)

2 comments:

  1. Demek arada ayrıcalıklı olmayı tattırıyolar ki birgün perdenin öte yanına geçme şevki kaybolmasın, artsın gitgide...

    yalnız bu hesap sende vuku bulmamış :)

    ReplyDelete
  2. sen yine de uzun yolculuğunda ayrıcalıklı uçabiliyosan o şansı kaçırma, nasılsa uyanıp uyanıp uyuyacaksın. komik gözlemlerini yazarsın sonra :) ben inan videoya almak istedim o halleri, ama sonra da düşündüm, izleyen için çok sıkıcı olabilir. çünkü olan biten daha çok hissedilen düzeydeydi, aksiyon pek yoktu ikramlar dışında.

    ReplyDelete