Tuesday, 20 September 2011
Küçücük fıçıcık içi dolu gülücük
Ya da şöyle düşünelim; tüm dünya üzerindeki herkesi aynı anda gülümsetebilecek (en azından) tek bir şey var mıdır? Bir dildeki espiri diğer bir dilde saçmasapan bir şeye karşılık gelir ya da hiçbir şey ifade etmezken bu sorunun cevabını veremiyorum. Ama olsa ne güzel olurdu :)
Uykularımı kaçıran şehir
Gittim, özledim. Rüyalarıma girdin.
Geldim. Vaktim bol, seni sevmeye karar verdim. Sevmek kendiliğinden olmuyor bazen, algı yönlendiriyor sevme halini. Bir şeyi hiç sevmezken sever duruma gelebilir misin? Ya da hakkında bir yargın yokken sevmeye başlayabilir misin? Herhalde ikincisi daha kolaydır.
Daha önce de bakmıştım ben bu boşluğa. O zamanlar ne hissettiğimi unuttum gitti... Şimdi o boşlukta yazılacak bir hikaye görüyorum, oynanacak bir perde, bırakılacak iz, elinden tutulacak çocuk, öpülecek dudaklar. Şimdi o boşlukta senin kendini resmetmeni bekliyorum, aklımdaki fotoğrafını sildim.
Hoş geldim.
Saturday, 17 September 2011
Âlâ Tav
Şapka işaretleri olmadan ve bitişik yazıldığında yarı yaş yarı kuru toprak mânâsına gelen yukarıdaki tamlama bu haliyle bende "en güzel kıvam, en âlâ tav" anlamını çağrıştırıyor. Niyesi şu; dün gece İstiklal'in en güzel hallerinden birinde ve bana göre hoş bir zamanlamayla Alatav'la tanıştım. Aslında karşılaştım ama tanışmak için birkaç parça dinleyip ritimlerine sallanarak ayak uydurmak ve onların hâlet-i ruhiyesine bürünmek yetti.
En ön planda duyulan santur yanlarından ayrılırken de düşüncelerimin gerisinde fon müziği olarak çalmaya devam ediyordu. Aceleciliğe alışmış beynimi, yürüyüşümü terbiye edercesine sabırla, incecik, su gibi. Gitar ve perküsyon santurun bilgeliğiyle uslanmış, ustanın ardındaki çıraklar olarak onun ayak izlerinden ilerliyordu sanki. Vokaller Paulo Coelho'nun arşınladığı çöllerde kızgın kuma paralel giderek nerde başladığı, nerde bittiği bilinmeyen vahalara sesleniyordu. Dilleri Anadolu'dan, ama her bir yanındandı.
Onlar bir mola vermek için soluklandıklarında tavlanmış olarak sallanmaya devam eden ben genelde sokakta yapmadığım bir şey yaptım. Yaklaşıp kutularındaki CD'lerden bir tane satın aldım (az kalsın param yine çıkışmıyordu, neyse ki sadece 10 liraydı da denkleşti). Alın siz de şununla tav olun: http://vimeo.com/7937497
Friday, 16 September 2011
Mini mini bir kuş donmuştuuu...
Hayaller ülkesinde herşey büyük. Geçen gün, kocaman bir jipin şoför koltuğunda uyuklayan minicik bir uzakdoğulu kadın gördüm. İnsanlar büsbüyük arabaları seviyor burada. Güçlü mü hissettiriyor sahibine, cebi kalın mı duruyor onun içinde, bilmem...o büsbüyük arabalarda çalan müzikler de kocaman. Sohbetlerde duygular kocaman görünürde, iki lafın biri "great!", "awesome!"...
Tabaklar ve öğünler kocaman. Bulabileceğiniz en küçük bardak bizim çayı soğutuyor diye burun kıvırdığımız kupa. Kahve aldığımda hep en küçük boyunu istiyor, yine de bitiremiyorum.
Herkes ve herşey büyükken kaybolması kolay. Oysa insanı insan yapan şeyler küçük değil mi ?. Uzaklıklar büyük, memleketimin dokunan ezgileri minörken. Özlemek minör. Sessizlik minör.
Deli gibi haykırmak isterken, senin için endişelenen yürekleri anımsayıp yutkunmak...minör.
Saturday, 10 September 2011
Açılsın bellek kapısı
Bazı kapılar vardır, içeri bir kere girdin mi sen o eski sen değilsindir artık. Gürültülü bir yol kıyısında bahçesine daldığında huzuruna sığındığın eski bir ilkokul şefkati gibi, çınar serinliğinin gölgede yüzünü yalayıp okşaması gibi, rüzgarın kulağına usul usul bir ninni fısıldaması gibi başka bir faza geçersin. Anneannen eskileri masal anlatır gibi anlatırken senin dizlerinde rüyaya dalman gibi, bir gurbet türküsünde uzağa gidip el sallaman gibi, başka yerdesindir artık.
Beyoğlu Sahaf Festivali’nin (hayali) kapısından girdiğimden beri ben de eski ben değilim bundan böyle. Eskinin kokusu, yeninin tozu, dokunulmuşluğun, yaşanmışlığın anısı donup kalmış kitapların, plakların üzerinde. Sarı sayfalar, altı çizili satırlar en sevdiklerim. Hele bir de kurutulmuş kalmış bir çiçek çıkarsa şansıma…
Sonra o kitap sarrafı olduğu kadar insan sarrafı olmuş sahaf amca ve teyzeler… Beraber yaşamış ve yaşlanmışlar gibi kollamaları kitaplarını, göz ayırmamaları raflarından. Gelene pek bakmayan, esas gidene, el değiştirene çivilenen gözleri, son bir “hoş tutul” duası üfler gibi.
Cebimden bozuk para çıkmadı, tezgahtaki amcaya dedim ki “şunu bana saklar mısın, pazartesi geleceğim yine”; sanki hemen alıp gitmediğimden memnun gibi gülümsedi, “pekala” dedi, “bir hafta sonu daha eskiriz kıymetliyle”.
Tuesday, 6 September 2011
Çaaay
Salı günleri saat 10:30'da AçıkRadyo 94,9 yayinlanan KOKU'da ilk hafta (06.09.2011)
-- Kimler çayı içine tereyağı atıp içerler? Bu ne ki, içine kaymak atıp içen de var : )
-- “Yüce Yetiştirici”, “Yüce İyileştirici” ve “Yüce Koca” Shen Nong’un bardağına düşen yapraklar
-- Göz kapağınızı keser ve yere atarsanız, o yerden çıkan ve uyku kaçıran bitkiye ne isim verilir?
-- 1000 yaşındaki ağaçtan çay toplanır mı? Hadi toplandı, o toplanan çay 50 yıl bekletilir mi?
-- Beyaz Çay, Sarı Çay, Yeşil Çay (Nurgül değil!), Oolong çayı ve Siyah Çay aileleri
-- Çay kokulu parfümlere örnekler

Salı günleri saat 10:30'da AçıkRadyo 94,9 yayinlanan KOKU'da ikinci hafta (13.09.2011)
-- “Orange Pekoe Çayı” ne demektir ve gerçekten portakallı mıdır?
-- Doğrusu “siyah çay” mıdır, “kırmızı çay” mı?
-- Fabrikadaki askerler yeni bir çay türüne nasıl sebep oldular?: Lapsang Suchong
-- 150 yıllık Mariages Fréres Çay Şirketi ile parfüm dünyasının kesiştiği yer
-- Japonların çay içme töreni: Chado
-- “Moskof Çayı” nedir? Çaycılık neden Bursa’da gelişemedi?
-- Çay Harmanı nedir? Harmanlamaya neden gerek görülür?
-- Hollanda Milli Takımı neden turuncu forma giyer?
Son olaraktan....
Çay Mahnısı
Kimin ağrıyır canı
Okşayıptı mercanı
Her bir derdin dermanı çay çay çay
Armudu istikanda çay
Üregimiz yananda çay
Aranlısan dağlısan çay çay çay
Etirlisan dağlısan çay çay çay
Herkese gelse gonah
Lazım değil soruşmah
Gelsin yemehten gabah çay çay çay
Gışın garlı savunda
Yayda gırda bayırda
Gezir ne sorağında çay çay çay
Armudu istikanda çay
Üregimiz yananda çay
Aranlısan dağlısan çay çay çay
Etirlisan dağlısan çay çay çay
A gülüm ey
Alın gelin elleri
Kimin yohtur heberi
Okşayıptı mehmeri çay çay çay
Armudu istikanda çay
Üregimiz yananda çay
Aranlısan dağlısan çay çay çay
Etirlisan dağlısan çay çay çay
Üregim çay çay çay
Etirim çay çay çay
Mehmerim çay çay çay

Wednesday, 31 August 2011
Yaşam (ki)*
Üniversite sınavının ardından, tercihlerin yapıldığı sancılı dönemde dershanedeki felsefe öğretmenimle karşılaştım. Çok hoşlanırdım onunla sohbet etmekten. Bana tercihlerimi sordu, en başa tıp yazdığımı öğrenince yüzü asıldı biraz, "O kocaman amfilerde kaybolup gitmeni istemem" dedi. Biraz anladım onu, biraz buruldum...şimdi halimden memnun muyum ? galiba...engin tıp dünyası içinde sosyal bilimlerin bakışıyla kesişen bir alanda insanları hasta olmadan önce korumak gereğini savunan bir disiplinde...mutluyum. Lakin geri dönsem tıp okur muyum, bilmem...
Bir sonraki karşılaşmamızda bana bir kitap hediye etti. Bordo kapaklı, ikinci sayfasına bordo renkli mürekkep kalemle ve inci gibi bir yazıyla sevecen bir notun yazıldığı, ömrümün başucu kitabı olacak o kitabı: "de ki işte".
Dostluğun esası gibi, kırmızının koyusuyla yazılmış bu not şuydu:
"What if you slept ? And what if, your sleep, you dreamed ? And what if, in your dream, you went to heaven and there plucked a strange and beautiful flower ? And what if, when you awoke, you had the flower in your hand ?
Ah, what then ?
NOVALIS"
Yüreğim sıkıştığında, aklımın sınırları yetmediğinde, daha derin nefes almak istediğimde dönüp dönüp okuyorum.
Bazen felsefe, düşün-edebiyat dergilerinde görüyorum yazılarını, okurken onunla sohbet ediyor gibi oluyorum. Keşke yeniden karşılaşsak... teşekkürler Şükrü Argın...
***
"Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğin
şeylerin altında ezilmenin süreci olacak.
Yaşamı 'hafifçe' yaşayabilseydin, yaşamın olayları da
uçup giderler, sana yük olmazlardı - ama o zaman da,
uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her
olayı ağırlaştıracaksın; ki uçup gitmesin, omzuna
çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın.
Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmen olacak.
Yaşam, yükleneceğin yüktür.
Yaşamın, yükündür."
***
"Yaşamda atmak isteyeceğin her adımın
bir bedeli olacak : ancak bedeli ödemeğe
hazır olursan atabileceksin adımı - bedeli
'peşin' ödeyemeyeceksin; adımı atmaya hazır değilsen,
bedeli de ödeyemezsin: Adımı atma anında,
bedeli de ödemeğe hazır hale gelmiş olacaksın."
***
"Yaşamın öyle noktalara gelecek ki,
eski çerçevesinden çıkıp dört bir yana açılan
yol ağızlarında duruyor olacak;
ama, göreceksin ki, bu yollar hiç de
yeni yerlere ulaşmıyor - hatta, hiçbir yere ulaşmıyor :
'çıkmaz sokak', hepsi...
Yaşamın 'çıkmaz sokak'lara çıkmakla geçecek
- hem de, bunlardan değil çıkmak,
giremeyeceksin bile onlara!
Yaşamın çıkılamazlıklara girememekle geçecek."
***
"Yaşamda sık sık istemediğin durumlarda
kalacaksın - ama, geriye dönüp böyle durumlara
giriş nedenlerini düşündüğünde, göreceksin ki,
o durumlara girmen, her seferinde
senin bir duruma girmek istemenden kaynaklanmış -
yaşamının durumlar zincirini izlediğinde,
bulacağın hep, hep, kendin olacak.
Yaşamında, hep, kendini, girmek istemediğin
durumlara sokmak isteyeceksin - ve,
sokacaksın..."
***
"Yaşamını birşey beklemeden yaşayacaksın.
Ne çok şey beklediğini biliyorsun;
gene, bekleyeceksin onları (elinde değil bu);
ama beklentilerinin ne ifade ettiklerini,
ne anlama geldiklerini - beklediğin, beklediklerin de,
birgün tutup gelirlerse, onların da
ne ifade edeceklerini, ne anlama geleceklerini-
bilerek yaşayacaksın.
Ne beklediğini bilerek - ama, beklemeden-
yaşayacaksın: en çok beklediğinin de, gelse bile birgün,
hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini
bilerek...
Yaşamın bir bekleme olacak -ama,
beklemeden yaşayacaksın.
***
"Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar,
bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip
geçerken kısacık bir süre yapraklarda yankılanacaklar
- o kadar...
Orman bütün sessizliğiyle, yine yalnız,
duracak orada."
* ORUÇ ARUOBA, de ki işte, Metis Yayınları

