Tuesday, 16 August 2011

Nine ile Torun

Anlatılı halk müziği örnekleri benim çok hoşuma gidiyor. Her türkünün hikayesi vardır, tamam eyvallah. Ama bazılarının bir efsaneyi veya temayı simgeler öyküleri de vardır, ve yanında anlatıldığında ezgiye başka bir boyut katarlar. Muharrem Ertaş, Özay Gönlüm gibi güzel ozanlar hem anlatır, hem çalar, hem de söylerler. Üç telli üstadı Ramazan Güngör'ün de "bi gız bi gocagarı boğaz çalacaklar..." diye başladığı kısacık bir Nine ile Torun boğazı var, dinlemeye doyulmaz. Şöyle ekleyelim:



Dede veya nine ile torunun ilişkisi hiç bir şeye benzemiyor. Ne ana-baba gibi tatlı-sert, ne bir çok akraba gibi yüzeysel... Araya ne sorumluluklar giriyor, ne bağımlılıklar; belki sadece sevgi kalıyor.

Baba tarafından dedemi çok tanıma fırsatım olmadı. O öldüğünde ben ortaokula yeni başlamıştım. Ölümü dünyada hakikat gördüğüm ilk insandı. Ben sanırım onun için çok çok özel değildim, çünkü bana sıra gelmeden on çocuğundan otuz küsur torunu vardı. Üstelik bunların çoğu ile aynı şehirde yaşardı. Senede bir bilemedin iki kez gördüğü bana, bu koşullarda yine iyi ilgi gösterirdi. Çok güzel gülerdi dedem. Sevecen hatırlıyorum hep onu. Mütedeyyin de biriydi. Hatırlarım, daha küçükken beni kucağına alıp "Allah kaç?" diye sorardı. Ben boş boş yüzüne bakınca işaret parmağıyla gösterir, "Biiir" derdi. "Kaçmış?", "biiir!" derdim ben de hemen sonra. Şimdi yeniden görmeyi çok isterdim onu. Herhalde sevecenliği hiç gitmemiş olurdu. Babaannem hala sağ aslında, ama kendi çocuklarının adını bile unutturan hastalığa yakalanalı on seneyi buluyor. Çok uzun süredir ayrı bir dünyada yaşıyor.

Herhalde hayatımda sevip de en çok ihmal ettiğim insanlar anneannem ile dedemdir. Hep uzak oluşumuzdan, ve babamın her iki bayram da illa ki bizi Aksaray'a götürmesi yüzünden çok az vakit geçirebildim onlarla. Çok küçükken epey kalmışım aslında. Dedemle anneannemin ilk torunuyum. Zaten çok da fazla yok hepi topu yedi tane. Sanırım biraz daha özelim onlar için. Aslında, özeldim demeliyim. Araya giren bu uzun ayrılıkla ve sonra benim İstanbul ve İngiltere maceralarım yüzünden aramız çok açıldı, görüşmelerimiz çok azaldı. Eski ilgiyi göremiyorum. Ama benim hala umudum var, daha güzel günlerimiz olacak. O yüzden onlarla geçireceğim vakti iple çekiyorum. İçten içe, "çok da yaşlılar ama inşallah ben gelmeye 20 senedir kazalara, hastalıklara rağmen korudukları zindeliklerinden bişey kaybetmemiş olurlar" diye umuyorum. Anneme soruyorum "nasıllar?" diye mütemadiyen. Genelde iyi olduklarını öğreniyorum. Ama geçenlerde aradığımda "Deden mezarını kazıyor. Onunla uğraşıyor" dedi annem. Bir an korktum "Nası yani!?". Meğersem 5-6 sene önce mezarlıktan yer almış 4-5 tane, onu düzenliyormuş. Niye o kadar çok bilmiyorum, bizi de gömecek herhalde :) Hikayesi aslında şöyle: dedemin en büyük oğlu, yani annemin en büyük abisi çok genç yaşta trafik kazasında ölmüş. Ben daha doğmamışım bile o zaman. Dedemgilin ilk çocukları tabi, ama haylazmış annemin dediğine göre, okumamışmış da. O sıralar da taksicilik yaparmış. Dedem çok dövermiş onu küçüklükten beri, annem derdi. Ve ben çok şaşırırdım. Çünkü dedem lokum gibidir, hiç onu öyle düşünemedim. Dayım vefat edince de o kadar üzülmüş ki. İşte alıp düzenlediği mezarlar dayımın yattığı yerin çevresiymiş. Mezarın dört bir yanını almış, "el yatmasın yanında diye" :). Şimdiden de düzenlemeye başlamış çünkü yeri alıp kazılmış bırakılmak riskliymiş. Çünkü yeni de duymuşlar ki, geçende bi cenaze olmuş. Bilememişler hangisi, götürüp başka birinin alıp kazdığı mezara boş diye gömmüşler. "Kalksın başka yere yatsın, ora benimdi" de denmez. Beleş mezar bulunca girmişler yani.

Bu arada yukarıdaki videonun "isimle "hazır yüklenmişi var ise..." diyerek gezinirken şu habere denk geldim. Belki de bu ezgiyi ve demek istediklerimi tamamlar. Haberci dilinden hoşlanmadığımdan anlatımı şöyle değiştirdim:

Nine ile torun 5 yılda 50 ili gezdi


Mengenli Ankara'da işletmecilik yapan bir erkek torun ile 83 yaşındaki ninesi her ay birlikte bir ili gezmeye gidiyorlarmış. Böyle böyle beş yılda elli il gezmişler. Haberin yayınlandığı 2010 Ocak'ında en son Antalya'ya gitmişler. Beraber Yivli Minare, Antalya Kaleiçi, Alanya Kalesi, Manavgat Şelalesi, Side Antik Kent ve Apollon Tapınağı önünde hatıra fotoğrafı çektirmenin mutluluğunu yaşadıklarını söylemişler :)

Torun demiş ki, "Büyükannemle birlikte seyahat etmeyi çok seviyorum. Ninem 83 yaşında olmasına rağmen seyahat etme ve farklı illeri gezmek hoşuna gidiyor. Her ay düzenli bir şekilde bir ili geziyoruz. Büyük annemi çok sevdiğim için bir dediğini iki etmiyorum. Her ay sonrası seyahat sonrası Ankara'ya dönünce huzur buluyoruz." Nine de demiş ki, "Torunumla her ay düzenli bir şekilde gezi yapmaktan mutluluk ve huzur duyuyorum, kendimi çok dinç hissediyorum."

Sunday, 14 August 2011

Ceviz*


Ceviz ağaçları! Ah o ceviz ağaçları! Yirmi metreye yakın boyları, iki yüzyıla yakın ömürleri, ışık geçirmez gölgeleri, yaşlandıkça çatlayan kabuklarıyla neler görmüş, neler geçirmiş görkemli ağaçlar. Çocukluğumuzun o tırmanılamayan, ama tırmanılabilse göğe erişilebilirmiş duygusu veren yeşil anıtları. Neredeyse her yerde rastlarsınız cevize. Her yerin kendi cevizi vardır. Beykoz cevizi, Kaman cevizi, Niksar cevizi, Cevker cevizi, kimilerinin mevsimi olurdu: "Ağustos cevizi" daha erkene ayarlamış bir cevizdir biyolojik saatini. Bahçeden bahçeye biçim değiştirir, uzun, kısa, yuvarlak...Sertliği değişen meyveler ; taşla kıramadıklarınız, kırabildiğiniz iki parmak ucunu bastırarak...Kimilerini kırabilmek için ikişer ikişer kenetlediğiniz ellerinizin avuç içine alır, bastırırsınız tüm gücünüzle...


Çocukluğumun o görkemli cevizleri. Çok yaşayan, yavaş yaşayan, geç meyveye duran, ağırbaşlı görkemli ağaçlar. "İki yüz yıla yakın yaşar" demişti tarım öğretmenimiz. Kökü dünyanın merkezine uzanır sanki yayılır, kaplar yapraklarının dallarının gölgelediği alanı toprak altında. Zor iştir ceviz kütüğünü sökmek. Ağaç kesilir kökü sökülürdü. Neden sökülürdü ki ? Kesilip yakılmak için ! Korur gölgelediği alanı ceviz. Sokmaz başka bitkiyi. Tepeden bakar yaklaşamayan, uzak duran meyve ağaçlarına. Rahatsız etmekten çekinir gibidir diğerleri, uzak...

Çok severdik ceviz oyununu. Çırpılmaya yakın tam gevşemeden erişilebilen meyvelerinin gövekleri çakıyla temizlenir, meyvesinin odunumsu kabuğu çıkana kadar. Eller kapkara boyanır. Temizleyebildiğimiz kadar ceviz temizlerdik. Çırpılma zamanı ise başka. Dallar uzun sırıklarla sarsılırken patır patır yere düşerdi cevizler. Gövekleri kolayca ayrılırdı çırpma zamanı. Koşuştururduk ceviz çırpılan bahçelere. Toplamaya yardım ederdik. Toplanır, tenekelere doldurulur, büyüklerden biri eve taşıyarak, boşaltır getirirdi boş tenekeleri. Sonra görünür ceviz kalmazdı çevrede. Bahçe sahipleri ayrılırdı ağacın dibinden yapılan son denetimden sonra. Artık başaklama zamanıydı. Başaklama yardım eden çocukların hakkıydı. Neredeyse her çalıyı aralar, her taşın altına bakar, kendini bize saklayan cevizleri bulurduk. Halimize bakan büyükler gülüşürdü uzaktan. Kimse karışmazdı topladıklarımıza. Oyun zamanı gelirdi sonra. Otsuz bir düzlükte toprağa bir çivi çakılır etrafına bir çember çizilirdi, sivri bir çubukla. Çivinin üzerine beş kuruşluk bir "demir para" yerleştirilir, nişan alınır, atılan cevizle para yere düşürülmeye çalışılırdı. Atışını yapan parayı düşüremezse sırayı diğerlerine verir, düşürmeyi başaran atılmış olan cevizleri yerden toplardı...

Bahçemizdeki ceviz gölgesine sığınanları koruyan sağlam bir barınak gibi gelirdi bana. Dibine yerleştirilmiş ağaç sedirde minderlere oturup çay içerdik sıcak havalarda. Bazen başımı kaldırır yaprakların arasından ışık kıpırtısı görmeye çalışırdım dakikalarca. Oyun oynuyorlarmış gibi gelirdi bana yapraklarla güneş ışığı. Işık görünür gibi olur, yapraklar keserdi yolunu.

Bir gün biri " Ceviz diken ölür!" demişti, eklemişti ardından " Cevizi kargalar diker!" Kargaların ağzındaki cevizin düştüğünü görmüştüm birkaç kez. Düşürdüklerini sanırdım oysa tutunsun toprağa, kök salsın, büyüsün isterlermiş! Ceviz birden yabancılaştı bana, uzak durur oldum. Gölgesi çağırır, gitmez, bahçe duvarına oturur, karşıdan izlerdim yaprak kıpırtılarını. Giderek yabancılaşıyordu sadece kargaların diktiği ağaç. Karşı koymak istiyordum bu yabancılaşmaya. Diken herkes ölüyorsa nasıl yabancılaşmazsın ?

Birileri gelip bahçeleri gezdiler. Tek tek incelediler cevizleri. "İstanbul esnafıymış" diye fısıldaşır kadınlar aralarında. Anlamadığım pazarlıklar oldu, bahçe sahipleriyle. "İstanbul esnafı" tutup ellerini bahçe sahiplerinin bir aşağı bir yukarı salladı. Paralar verildi bahçe sahiplerine. Sonra büyük testerelerle işçiler geldi. İki işçi birer sapından tutup testerenin, geçip iki yanına cevizin kesmeye başladılar. Kesildi cevizler tek tek. Saatler sürdü her bir cevizin kesilişi. Yıkılıp yere serildiler. Devrilen ağaçların gövdelerinden sızan suyu gösterdim anneme, "Ağlıyor!" dedi, acıyarak. İçim cız etti. Rahatlatmak istedim kendimi. "Ceviz diken ölürmüş, öyle mi dede ?" dedim. Güldü "Ceviz diken beli kalınlığına gelince ölür" diye yanıtladı. "Nasrettin hocanın "Eyüp koymayın çocuklarınızın adını, halkın ağzında ip olur" dediği işte. Milletin ağzında ceviz diken ölüre dönmüş." "Yani ölüyor, her kim dikerse" dedim, söylediğini anlamaya çalışarak, karşı çıktı: "Geç büyür, geç meyveye durur...Kaç yılda bel kalınlığına gelir bilir misin ? Bir ömür geçer meyveye durana kadar. Ceviz diken yiyemez dedikleri bundan. Dedeler diker, torunlar yer meyvesini"

Bir kararında haksızlık yaptığını anlamış, dürüst bit yargıcın gecelerine döndü gecelerim. Hep anımsadım ceviz ağacını. Devrilen kütükler uzun süre bahçede kaldı, nemli toprağa cansız uzanmış. Yağmur, kar yağdı. Çürümeye başladı kütükler. Ninemin dediğine göre taşıyamamış trene "İstanbul esnafı" "ol görüp!" Parasını ödeyip kestirmiş, taşıyamamış, çürümeye terk etmişlerdi.

Sonra birkaç kez ceviz fidanı dikildi. Erken meyveye durdular, dikenler de ölmedi. Ama ne "ceviz" cevizdi. Ne ağacı "ceviz ağacı"!

Çok haksızlık edildi cevize çok !

***

* Alır Giderim Düşlerimi, Çağatay Güler, Palme Yayıncılık, Ankara, 2011

Friday, 12 August 2011

Amerika'da Ramazan





Etegimi cekistirdigimi farkediyorum. Mahalle baskisi. Suriyeli Muhammed'in kampusteki lokantasi "Al Amir" de, oruc degilken katildigim iftar yemeginden sonra evinde kaldigim turk arkadaslarda cay iciyoruz buradaki turk ogrencilerin buyuk bir kismiyla. Cumleleri insallah ve maasallah takip ediyor siklikla. Ben hep oldugum gibiyim. Anliyorlar, biraz farkliyim. Ama su zamani geri cevirsem tekrar edinmeyi pek dusunmedigim doktorluk sifatim var ya, kurtariveriyor burada da. Kapali, evli bir arkadas kulagindaki agriyi soruyor, okumuyor ya da calismiyor burada. Saglik guvencesi yok. Benim de otoskopum yok! soyle bakiyorum disaridan, basortusunu cozdurup boynunu, lenf bezlerini muayene ediyorum. Elindeki ilaclara bakip "kullanabilirsin bunlari" diyorum hikmeti bendeymiscesine. Yuttugu sarimsaklari soruyor "mikrop oldurucu ozelligi vardir degil mi?". "Vallaha sarimsak iyidir, guzeldir, ben de severim. Bircok seye yarar ama kulaginda iltihap varsa o kadar da kudreti yoktur". Guluyor.

Memleketten kilometrelerce otede insanlar arasindaki sinirlarin cogu kayboluyormus meger. Yine de bazen bir tuhaf hissedip kaciyorum yanlarindan. Evlerinde kaldigim arkadas mutfakta cay hazirliyor geri kalan herkese. Yardim eden yok. Onun yanina gidiyorum hem nefes almaya hem yardima. Erkekler zaten kapi onunde bagira cagira sakalasip sigara icmede. Icimdeki huzursuzluga ragmen kadin erkek mevzusuna bu ortamda girmenin gereksizligini dusunuyorum. Hepsi iyi insanlar, biliyorum. Turkiye'de olsam gorusmeyecegim insanlardan bu kadar yardim gormenin garipligini duyuyorum...

Ustelik tam ramazanda cikip gelmisim buraya. Ayrimlarin belirginlestigi bir vakit, hemsehrimin gullaci sonradan kesfetmesi gibi. Yine de hep suna inanmadim mi : insana dair esas olanin ozdeki niyet olduguna...ve yine hemsehrimin dillendirdigi gibi, insana dair umudu eninde sonunda burda aramiyor muyuz kendimizi materyalist olarak nitelesek de ?


Thursday, 11 August 2011

Güllaçın Narı

Nar, güllaçın olmazsa olmaz süslemesi olmuş artık. Narı olmayınca güllaç eksik kalmış gibi geliyor. İyi de, ay takvimiyle işleyen dini ritüellerde bu biraz gayrı-tabii değil mi? Dinin yemekle özdeşleştiği bir çok nokta var. Yahudilerin "hamursuz"undan, Protestanların sonradan gelişmiş "yılbaşı hindisi"ne, Ortodoksların "paskalya yumurtası"na, ve hatta İranlıların "Şeb-i Yelda karpuzu"na kadar saymakla bitmez herhalde. Fakat önemli bir fark var, bu medeniyetlerin hepisi güneş takvimi kullanıyor, yani bayramın seyranın yeri yurdu belli. Bu sene de böyl'oldu dertleri yok. En fazla mevsim kurak veya sulak geçer, o geleneksel yemeğin tadı değişir herhalde.

Fıldır fıldır dönen ay takviminde ise o güzelim nar, ayın yüzü gibi bi görünür kaybolur olması lazım. Çünkü taze kullanılır. Diğer Ramazan yapışıklarından zeytin, hurma ve türlü kuru meyve İslam'dan önce de kurutulup saklanıyordu malum. Bi kısa araştırdım, olmuş narlar kuytuda köşede (buzluksuz ve iklim kontrol sistemleri olmaksızın) en fazla bir ay dayanabiliyormuş. Peki ya bu millet narı bu mevsimde nerde buluyordu? Herhalde eskiden mevsimi dışında o zamana ne denk geliyorsa onunla süsleniyordu. En güzeli. Güllaç benim aklıma çok gelmezdi Ramazan denende, ama o pide yok mu o pideee...

Fotoşopçuluk ne kadar uğraşırsan o kadar iyi sonuç elde edilebilecek bir zenaat malum.
Ben bu kadar vakit ayırabildim.

"Hoşgeldin Ya Şehri Güllaç"



Güllaçla biraz geç, taaa üniversiteye giderken tanıştım. Hatta, bir arkadaşımın evinde yediğim güllaçı o kadar sevdim ki, "ben niye bunu daha önce yemedim ya" deyince, bu tatlının sadece Ramazan ayında ortaya çıktığını ve sonra Ramazan'ın şatafatından nasibini almadan sessizce köşesine çekildiğini de o zaman öğrendim. "Bir aylık tatlı mı olur ya" diye iç geçirmeden edemedim. Düşünsenize, siz böyle bir tatlı olduğunu biliyorsunuz, hatta bazen canınız çekiyor ama yok, hiçbir yerde güllaç yaprağı satılmıyor. Herkes el ele verip, güllaçları kilit altına alıyor, güllaç satışı durduruluyor. Ne biçim bi geleneksel inatçılık bu böyle şaştım kaldım. Bence sosyal bilimcilere güllaç üzerinden korunmaya çalışılan şeyi/yapıyı tahlil etmek düşer. Yok mu buna kafa yoracak, yormak isteyecek bir zatı muhtereeeeeem.

Neyse... Ben konumuza döneyim. Şimdi "Hangi konumuz?" diye soracaksınız biliyorum ama güllaç girizgahtı yahu, yani güllaç şahane ama konu için bahane ;) Başlıyoruz...

Bir insanın "Ben güllaçla üniversitede tanıştım" demesi aslında çok şey anlatır. Ama tabi üzerinde düşününce. Çünkü bu, onun Ramazan'a ve dolayısıyla temsil ettiği "şey"lere dair duruşunu, Ramazan'a dair duruşu onun toplumsal yerini, hatta aidiyetini, kimliğini deşifre eder. (Daha kapsamlı analiz kısmını yine geçiyorum, çünkü bi şeyi de çok uzatmadan anlatmak istiyorum yahu ;)...) Nerede kalmıştık? Heh Ramazan diyordum. Annemin gece yarısı sessizce kalkıp mutfağın ışığını yakıp yattığını hatırlıyorum hayal meyal. Ya da gece bi ara çişe kalktığımda yanık bulduğum mutfak ışığının, sabah ne hikmetse, daha kimse uyanmamışken çizgi film izlemek için kalktığım sabahlarda bile kendiliğinden kapatılmış olduğunu. Çocuktum ya, tabi aradaki bağlantıyı kuramıyordum; bi gün önce annem yaktığına göre yine annem yakmış ve sonra da tabi yine annem kapatmıştır ben görmesem bile, diye...

Şimdi tatlı Ramazan sohbetleri ile masanın başında olanca şirinliği ile toplanmış çoluk çocuk nene-dedeli koka kola reklamlarını, Başbakanımız ve "en Müslüman" olmak için yarışan diğer siyasilerin Ramazan'da hoşgörü, ekmeğini paylaşma çağrılarını duydukça midemde bi yanma ve kusma hissi başgösteriyor. Annemin hangi korkularla uykusunun en tatlı yerinde o ışığı yakmak için kalktığını anlatmak bile gelmiyor içimden. O vakit Ramazan'ın tatlı güllacı acılaşıyor. Ama insana dair umut (soldan sağa 1) Bir sütlü tatlı!) güllaca kendi tadını iade ediyor yeniden. "Hoşgeldin Ya Şehri Güllaç" mahyası asmak istiyorum ben de penceremin pervazına... Afiyetle,

işyeri- 11/08/2001

Tuesday, 9 August 2011

İmam efendi, özlemek caiz midir?

Özledim, demek bana ar geliyor.
Ne kadar sıkıştırmışsam kendimi köşeye,
o kadar özlüyorum
sevdiceğimi, dostlarımı, annemi...

Bunda bir bencillik yok mu?
Arkan rahattayken iyiydi, bencillik etme,
çek derdini deyip vazgeçiyorum
onlara özlediğimi söylemekten...
Ya sıkıntıda olmasaydın?
Yalançılık yapma, oyunculuk!
Oyunculuk, yalancılık senin dudağında dilinde.

Ama tam o anda, özge canlardan yeki
kalbine düşmüşse sıkıntılının teki
bir pişt dese "nasılsınız?" sen, ben, öteki...
nasıl sevmem ben onu ki?

Monday, 8 August 2011

Haydeaa! Kafalar bi milyor abla, kafalar bi milyor

Bugün yine bir deadline günüydü ve ben gene işin çoğunu son ana bıraktım. Gündüzden biraz uyuyup, akşamına kalkıp ofise gittim. Niyet ettim Allah rızası için sabahlamaya. Geçen hafta yeni bir ofise taşındık. Oda o kadar büyük, pencereler o kadar çok ve o kadar "tek camlıydı" ki sürekli kafa ütüleyerek çalışan fönlü fan (fan fini fin fon) bile üşümekten beni alıkoyamadı. Bileğimin hakkıyla dondum yani.

Gecelemelerde kısa kestirmeler elzemdir malum. 2-3 saatlik kestirmede, iki defa da kabus gördüm, iyi mi? Birinde bir şeyleri tamir etmeye çalışırken elektrik çarpıyordu, ve geberiyodum, evet. Çarpılıp uyanma değil ama gerçekten. Muhammed bin Abdullah "ölmeden önce ölünüz" buyurmuşlar ya, benimki de çok sahiciydi yani. İlk akımın alıştaki elektrik kaynağına yapışmadan, tüm şokun vücuda yayılışına ve sonunda Terminator ekranından göründüğü gibi bilinci ve görmenin su gibi akıp kayboluşuna kadar. İkincisinde Lancaster'daki eskiden ev paylaştığım arkadaşımla kalırken, mutfaktan içeri giriyordum. Kendisi beni farketmemiş, beni görünce korkuverdi. Sonra kalbini tutup pat diye olduğu yere düştü. Derken rengi beyazla mora döndü. Kendi ölümümden bile çok korktum, üçlü sandalye setup'ımdan nası fırladım anlatamam. Ne biçim ofis bu beaaa, şikayet edicem. Uyuyamıyorum diycem :)

Raporu da yetiştiremedim zaten. Havalar da bok gibi. Kafa desen, o da çok güzel.

Neyse yeter, konuyu değiştiricem. Geçen Bolton-le-Sands diye buraya yakın ufak bir nahiyemizle ilgili bir haber gördüm. Tüm bu rezalet havalara rağmen amcanın birinin orada üzüm bağları varmış. TV izlediğim burada ilk yılımda bir programda. İngiltere'nin en güneyinde üzüm ve şarapçılığın olduğunu ama bunu İngilizlerin bile beğenmediğini görmüştüm. Bu yerin özelliği de, İngiltere'nin en kuzeyindeki üzüm bağı olmasıymış. İngilizler içeriği ön plana çıkaramayınca, başka titrler bulmakta uzman bir millet gerçekten. Bu foto o haberden, detayında amca bağını satacağını diyor ama "yirmi yıl daha genç olsam bu işi ticari olarak coştururdum" ayağı çekiyor.


Aslında bahçecilik burada çok popüler ve etrafta çok güzel bahçeli evler var. Meyve ağaçları bizdeki gibi aşkla dikilip, bakılmasa da tek tük bahçelerde yer buluyor. Ama hiç birinde asmaya asla, asla, asla, asla ... ve asla rastlamamıştım. Sırf Lancaster ve dolaylarında üzüm bağları olduğunu görmek ve göz yaşlarına gark olmak için bile görmek isterdim. Gerçi bizim John "The Ev Sahabısı", Roma devletinin adayı ele geçirdikten sonra bizim evin bulunduğu bölgenin ve civarını dev taş kütleleriyle steplendirip bağlarla donattıldığını söylemişti. "Buralar hep dutluktu" geyiği yaptı yani :) Ben de sonrasında, hadi lan dangoz demiştim, adamlar Akdenizi bizim tarihçilik anlayışımızla adeta bir Roma Gölü yapmışlar, gelip senin skimsonik Lancaster'ında bağcılık mı yapacaklar? Yapan varmış göründüğüne göre. Gerçi tadı, Bar-i Xuda bilir, nasıldır. Amca satışa gittiğine göre işler kesat. Şarabı da tat vermiyor. Şimdi John'un da günahını almayalım belki iki bin yıl önce burada mevsimler daha iyiydi. Onu da gene Allapbaba'ya soriyim ben bi dahaki kabusa...