Saturday, 23 June 2012

Eksik

Anahtar kelimeler: Dokungaç, Sezgi, Yapısalcılık, Bir başka can

Dokungaçlarım kaşınıyor bir süredir, bir eksiğin gediğin var mı diye sorarsan. Telaşesini yatıştırmaya çalıştığım çırpınışları sıklaştı bu vakitler. Mahsun, aç, kendine dönüyor sonunda. Hafiften yanak değdirip yarım sarılma...yeter mi hiç? Şöyle bir göğsümü dayayıp, sardığımın kan akışını duymadan sarmaya, sarmak der miyim ki?

Ne tuhaf, kendi dilimin ince kıvrımlarında dolanmadıkça, iç sıkıntımı kendimden gizleyebiliyorum. Dilin imkan vermesi. Bir hocamız vardı Cerrahpaşa'da, zorunlu olarak alınan Türk Edebiyatı dersinde okutmanlık yapan. Dersi isteyerek takip edenlerden biri olsam da anlamakta güçlük çekerdim bize yapısalcılığı ve Saussure'ü anlatma gayretini. Konuyu anlamasam da onun heyecanı bana da bulaşırdı. Hastalık semptomlarından başka birşeye önem vermemeyi alışkanlık haline getirmiş tıp öğrencilerinin esneyip durduğu bir sınıfta okutman olmak yerine yapısalcılık üzerine çalışan bir öğretim üyesi olması gerektiğini düşünürdüm. Soyadını anımsamıyorum ama, naif, heyecanlı Rıza hocamızın aşkı yapısalcılığı gün gelip de yaşamın bana öğreteceği varmış meğer. Sezgisel bir öğrenme. Biraz daha araştırınca, çırpınışımın kaynağını derya deniz olan bu öğretinin Saussure yorumunda buluyorum biraz: " Dil, toplumsal bir olgu...gerçeklik bizden bağımsız değil, dil yapısı içinde içkindir. Gerçeklikle ilgili herşey tamamiyle söylem içinde inşa edilir."

İngilizceye uyanırken, derslerle boğuşurken, insanlara derdini nasıl anlatacağının yollarını arayıp ertesi günün planını İngilizce yapıp uykuya dalarken gezindiğim sular farklı. Duygu dokusu biraz bastırılmış, akli boyutu ön planda bir düzlemde salınıyor gibiyim. Kaygılarım beni yavaşlatmadan hızlı hareket etmeye, kendimi düşünmeye itiliyor gibiyim. Ben olmakla da ilgisi var elbette bu etkinin. Duygusu zaman zaman uçlarda seyreden ve bazen zarar görme olasılığına rağmen kendini bu akışa kaptırmayı seven bir zat-ı muhterem olarak, bu yeni durum bana birşeyler öğretmiyor değil. Kaygan zeminlerde kendi bacağını korumayı beceren bir koyun olmak. Çünkü bir başkası yok, bir başka "can" yok.

Denemez ki başka dillerin kendi ince kıvrımları yok. Lakin sen bundan haberdar olmadıkça donmuş balık alır gibi seçiyorsun kelimeleri. Tazesi ve senin sularına ait olanı bulunmadığından, bunları yiyeceksin, mecbur.

Dokungaçlarımı sıcak tutayım ben, yine de.




3 comments:

  1. Çok güzel dillenmişsin ya yine. Şöyle geniş bir zaman kolladım okuyup anlamak için son yazdıklarını, şimdi buldum, çakıldım ha buraya, ekranın karşısına. Bu aylarda mı aşka geliyoruz nedir... Dilin bahsettiğin tüm işlevlerine katılıp, az farklı olarak şunu düşünüyorum: Kendi dilinde salınırken de akli boyut ön planda olabiliyor, veya başka dilde gezinirken de akli boyutu arka plana atabiliyorsun. Akıl-beyin-kalp-his-duygu-düşünce-hepsinin karışımı her ne ise; bence dil bunları öne veya arkaya atan değil de biz hangi boyuttaysak onun dışavurumunu ve hatta kendimize anlatımını kolaylaştıran veya zorlaştıra araç oluyor. Şu an kurduğum cümle ile anlaşılmayı zorlaştırdığımı hissettim :)) Şöyle bi kucaklaşsak anlaşırdık eminim :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Canim,haklisin...kucaklasma konusunda da,dil konusunda da.Benimkisi ozleme dayali "bias" galiba :)yoksa bazi yazarlar anadilleri disindaki dillere de hakim olup, o dilde de iyi yazabilir miydi?

      Aralik ayinda gelecegim Turkiye'ye.Istanbul'da da kalacagim tabii bir sure :)

      Delete
  2. This comment has been removed by the author.

    ReplyDelete